1 dakikada okuyabilirsiniz.

İnsanın bilip de kendisine itiraf edemediği “şey”ler ne tuhaf? Bildiklerimi tuhaf yoksa kendisine itiraf edememesi mi, bilmiyorum. Bilmenin mutluluğumu daha güzel yoksa bilmemenin mi, onu hiç bilmiyorum… Bilmek ister miyim?

-?-

Yalan söyledim. Masum ve samimi olan bütün duyguların sonu hüzündür. Hüzün olan duyguların kokusu ya da sesi değil, duyguların kelimeleridir… Her harfin kokusu ve sesi farklıdır ve bir araya geldiklerinde çok güçlü bir kelime ordusu olurlar. Bu ordu ki, çoğu zaman acımaz, hüzündür.

***
Bulutların üstünde yürürken düşülmez. Ama ben düştüm. Komik. Üstelik dizlerim kanadı düşerken. “Boynu bükük duruyorsam eğer içimden öyle geldiği için değil ama hiç değil”, “aldatıldığımız umurumuzda değildi yoksa herkesin unuttuğunu hiç hatırlamasak” Ahmet abinin o bardağı tutuşu, geyikli gece ve Ahmet Haşim. Çok sempatikti ama bunu hiç ona demedim.

Biliyorsun bildiğini, şimdilerde göğsümde nasır ebediyet sayar. O vakit keşke anlatabilseydi kelimelerim herkesin bilmediği ama senin bildiğini. Keşke bilseydin, bildiğini. Keşke kana buladığın bir plastik bıçağın olmasaydı ve Cansever’in mendilindeki kan sesi. O vakit ben sana ninniler, sana keşkeler, sana şairlerin kelimeleri, sana çiçekler, sana türküler, sana sen… Sana kafi.

Ah Algernon!

Bütün “şey”ler kendi içinde daimi bir öykü barındırır. Kimisi ayağı incinmiş. Kimisi hiç ötenmiş. Galiba bazı soruların sanrıları, baki kalmalı. Sonsuza…

Şimdi, “uzanıp kendi yanağımdan öpüyorum… Geyikli geceye geçiyorum.”

Birazcık  konuştum bakmayın kusuruma ?

Şunu da dinleyiverin!