1.insan, arayıştır.

Kalemin ucu aniden kırılmıştı hızlı yazınca. Bir tane kalemtıraşı vardı ama o da onu bulursa. Allah bilir hangi cehennemdeydi şimdi o küçük giyotin. Kalemtıraş ona giyotini anımsattığından, uzak tutardı her daim kendisinden. Birden hızlı yazdığı için kendine kızdı. Sonra da yavaş yazıp, yazmayı bitiremediği için kızdı kendine. Kalemtıraşla saklambaç oynarken bir yandan da kendine kızmaları artıyordu. Elindeki tek giyotini de bulamayınca başka bir kalem arama yoluna gitti. Koca evde elindeki ucu kırılmış kalemden başka bir tane kalem yoktu. Kendine bu kez de sesli kızmaya başladı: Nasıl olurda koca evde başka kalem olmazdı? Kendine kızmayı ve hayıflanmayı bir kenara bırakıp, çözüm üretmeliydi. Mutfaktan aldığı gibi meyve bıçağını, –ki evde tek bıçakta elindeki körelmiş meyve bıçağıydı– elindeki ucu kırık kalemi oymaya başladı. İlk çağlardaki kalemi keşfeden insan edasıyla kalemini oyuyordu. Bir yandan da lanet okuyordu, körelmiş bıçağına…

          2. insan, muğlaktır.

Kendisinin de ne kadar kaleme benzediğini fark etti az sonra. Peşinden de nasıl köreldiğini… Her ışığın içinde muhakkak bir karanlık vardı ama esas mesele her karanlığın içindeki ışığı görebilmekti. Attığı adımlarda kalkan pembe tozlar ve gözyaşı bezelerinin umursamazlığını tam da şimdi fark etmişti. Elinde tuttuğu kalem aslında kendisiydi. İnsanın kendisini elinde tutması ne tuhaftı. Gülümsedi. Nadir gülümseyişler hüzündendi, sevinçten değil. Zaten gülümseyişler yüzeyseldi, kurumsal değil. Kurumsal olan, hüzündü. Kafasının içindeki avangart konuşma balonlarına bir kez daha gülümsedi. Delirmiş miydi yoksa. Eğer delirseydi, kendisinin deli olabileceğini fark etmezdi zaten. Kendiyle konuşmaları bitince fark etti ki, elindeki kaleme, körelmiş bıçakla zulmediyordu. Tıpkı kendisini düşünceleriyle kırbaçladığı gibi.

3. insan, sonuçtur.

Kalemin ucunu yarım yamalakta olsa soymuştu artık. Elindeki kör bıçağa teşekkür ederken, kaleminden de özür diledi.  O esnada çokça aradığı ve giyotine benzettiği kalemtıraşa gözü değmişti. Pencerenin kenarında hazır kıta, sıradaki kurbanını bekliyordu. Murphy kânunlarına selam yollarken, kalemtıraşı da gelişi güzel çekmecelerden birine attı. “yarım kalmış vedalar, hep bi…” Kalemin ucu yine kırılmış, cümle yine yarım kalmıştı.
bu şarkıyı da dinlemelisin