2 dakikada okuyabilirsiniz.

Her şey o gün aniden başlamıştı. Aslında aniden bitmişti. Ya da yarım kalmıştı her şey…

iki çiçek tohumu ektim göğsüme
birine sus dedim, diğerine bekle
şanslıydım, adım Materazzi değildi.
Yeni hikâye başlatmak gibi bir fikri yoktu C’nin. Böyle bir şeye hazırda değildi zaten. Kendisini bir hikâyenin içinde bulmuştu o kadar. Kaç yıl geçmişti; ay, gün, saat ne bilsindi… Aslında hiç birini unutmamıştı, hepsi aklındaydı. Bu tür şeyleri pek hatırlamazdı C, pek önemli saymazdı tarihleri. Şimdi de pek farklı sayılmazdı ancak bu sefer ki istemi dışında aklında kalmıştı.
kaç göz kırpmanı,
gülümserken başını yana eğmeni kaçırdım
bilmiyorum.
ama şunu çok iyi biliyorum 
çok güzelsin.

Kalbi tek kapıya açılan ender kişilerden biriydi C. O gün korkuları arasına bir yenisini daha eklemişti. O’nu görmüştü. Adının anlamını sonradan öğreneceği ve sesinden hiçbir zaman adını duyamayacağı kişiyi. R’yi.

aklım almıyor
aklım şaşıyor
aklım öğrenmiyor
bir kızı sevme aşamasındayken
yüreğindeki yarayı kızgın bir bıçakla deşeni 
ve yara bandına ihtiyaç duymayanı.

Sır saklamasını biliyorsan sana bir sır vereceğim” dedi C.

Seni seviyorum
R, telefonunu çıkardı cebinden, bir süre telefonuna baktı. Telefonun kabı mordu ya da eflatun ya da menekşe patlıcanı ya da öyle bir şey. C, R’ye baktı, R’de, C’nin rengini bilmediği kablı telefonuna.

gündüzün şımarık hoyratlığı bitince
tüm korkularımı bir araya topladım
sen…
kim bilir 
belki de ben…

R, telefonunu cebine koydu. Kafasını kaldırdı, gözleri gözlerindeydi C’nin. İki küçük zeytin çekirdeğiydi gözleri. C, heyecanlandı. R, C’ye,

Pardon! Kıztaşı’na nasıl gidebilirim?” dedi.

Yönelttiği o soru, aradığı onca sorunun cevabı mıydı acaba. Kim, niye, neden, nasıl, o, telefon kabının rengi, taş, kız… Kelimelerin sonuna eklendikçe o çengelli imla işareti, kendini daha da yalnız ve kalbini yorgun hissetti C. Cevaplar çok acımazdı, sorular merhametli.

cevabı daima aynı olan sorular sordum kendime;
çünkü rambo kahraman değildi.

C, aslında R’nin karşısında iki eliyle de ağzını sıkıca kapamış ve susmuştu. Hem de avazı çıktığı kadar susmuştu. Bu susuş belli ki onun imtihanıydı. Şimdi n’yapacaktı hiç bilmiyordu. Zaten bugüne dek bildikleri C’ye yalnızca acı vermişti. Artık takvim yapraklarındaki günlerin bir önemi yoktu. Tıpkı eskisi gibi. Onu gördüğü tarih, gülümsediği saat, kafasını eğdiği dakika ve doğdu o şenlikli gün hariç.
Belki o soruyu sormasa R, biraz daha susacaktı karşısında C. Sustuklarıyla şiir bile yazardı belki.

“Biraz bekleyin, birazdan 28 gelir… 28’e binin, itfaiye durağında inin.”

“şimdi sustuklarım bana kalsın,
söylediklerim sana” *
 

Birazcık konuştum, bakmayın kusuruma. 

 
* Fatih Duman