Yazan: Tayfun Emek İpek

Bizim millet işi öğrenmeden, işin kurnazlığını öğrenmeye çalışır. Aynı zamanda da işine hakim olmayanın kurnazlık edemeyeceğini bilemeyecek kadar da saftırlar. Bunu bilip tembelliği seçecek kadar da ahmak olabilirler elbet. Ama bir gerçek var ki, hepsinin bir hayali var: Parayı bir şekilde kolay yoldan bulmanın hayali. Hayali mafya lideri olurlar, soygun yaparlar, artist olurlar, ödül alırlar, toto oynarlar, altılıyı vururlar… Sonra gel keyfim gel. Ama genelde yapabildikleri sadece şans oyunlarından parayı vurmaktır. Başlarına bir şey gelmeyecek, yasal, zahmetsiz bir yoldur bu. Yoksa kurtlar sofrasından bırakın eti, kemik aşırmak her babayiğidin harcı mıdır? Bizim Rıza’da böyle bir adam. Rıza Baba deriz ona. Bu para nasıl bulunacak diye sorar kendine. Ama aklına bir kurnazlık gelmez. Saf adamdır Rıza Baba. Babalığı da buradan gelir. ”Amına koyim. Ben de çalışıyorum, bu adamlarda. Ama ben bu adamların bindiği arabanın mazotunu ödeyemem.Bunlar nasıl alıyor bu arabaları; yatları, katları. Benim aklım ermiyor” der sürekli. Aklının en büyük vasfı tartıp, biçmesidir. Lakin bu düzene bakınca tartı; içip içip efendiliğinden bozuntuya vermeyen, içtik birazcık, hafif tertip sarhoşum diyen bir adamın yolda yürürken dengeyi sağlamasına benzer. Anlamlandırmaya çalışsa da nevri çoktan dönmüştür. Çoğumuzun hali böyledir: bu gevşek cıvatalı, belli bir disiplinden mahrum yaşama bakan kafa, neyi tartsa bir dengesizlik olduğunun farkına varır ama nedenini çözemez bir türlü. Rıza Baba bunları pek düşünmez. Ara ara meraktan, sohbet ortasında sorar ama öyle pek düşünmez. Düz adamdır Rıza Baba. Omuzları, burnu, çenesi, kafası… Baştan aşağıya şöyle bir baksan dümdüz bir adamdır. Saçları artık düz kafasını saklayamayacak kadar seyrelmiş. Kirli sakalı sanki hiç uzamayıp, hiç kesilmemişçesine yüzüne monte edilmiş gibi durur. Çıkık elmacık kemikleri ve çukur yanakları bu düzlüğe biraz da olsa yamukluk katar. Bunların dışında, zayıf, esmer, sıradan bir yüzdür. Basit giyinir, basit yürür, basit konuşur. İki büyük derdi vardır. Birincisine değinecek olursak, on bin lira borcu vardır futbol bahis oyunlarına. İstanbul’a ilk geldiğinde uyuşturucudan çok çekmiş. Malum, ilk arkadaş çevresi kötü olursa insanın ve aklı bu büyük şehirde çocuk kalırsa, bu yollara giriliyor. Uzun bir süre yelkensiz, rotasız, kırık dökük, duman ve sis kaplı bu esrar tekkesinde; umutlarıyla, dertleriyle, bir ettiği sohbeti bir daha hatırlamadığı dostlarıyla anlamsız, uyuşuk, boş bir zaman geçiren Rıza Baba, sonunda kendini bu bataklıktan çıkarabilmiş. Bu süreç ona bazı entelektüel bilgiler kazandırmış. Örnek verecek olursak, Hitler’den, faşizmden, onun tarihsel koşullarından zerre anlamayan Rıza Baba, Hitler’in ordusunu daha cesur hale getirebilmek için askerlerine extacy verdiğini büyük bir övünçle anlatır. Sonra esrarın tarihçesine dair azımsanmayacak bir bilgi hazinesine de sahiptir. Neyse, merak eden, bu bahsin detaylarını daha sonra Rıza Baba’dan dinleyebilir. Biz konumuza dönelim. Hayatında önemli bir yer tutan bir şeyi bırakan bir insan, elbet sarılacak bir şeyler aramaya başlar. Rıza Baba da bu süreçte bahis oyunlarına sarmış. Ne zaman arkadaşları onu çağırsa, bir takım bulup, yener yenilir cinsinden bahse girip maçı takip etmiş. Son durumu malumunuz. Şimdi tövbe etmiş, borcunu ödeme telaşında. Bir telaş içinde koşuşturur, bir telaş içinde çalışır, bir telaş içinde güler, bir telaş içinde çay içer, bir telaş içinde uyur. Bu telaşa alışmış, ne çalışmaktan yorulur, ne dinlenmekten keyif alır. İnsanın uyuması gerektiğini bildiği için uyur, uyanması gerektiğini bildiği için uyanır. Kalkıp işe gider. İkinci derdi burada başlar Rıza Baba’nın. Kadın kuaförüdür Rıza Baba. Kadının saçından, tırnağından, elinden, ayağından bıkmıştır. Ama bir dokunsa kalbi küt küt atar. Kadınlardan bıkmış, kadınları arzulayan bir adamın derdidir bu. Bir kadının kendisini sevme ihtimaline inancını kaybetmiş bir adamın, kadınlardan ziyade, kendiyle olan derdidir bu. İşte bu basit adam tarih boyunca üzerinde düşünülmüş, yazılmış, çizilmiş iki büyük konu olan, kadın ve para konularıyla nasıl başa çıksın? Ne adaletsiz bir Dünya? Sonra, ilginçtir, Rıza Baba’nın patronu ablası olmasına rağmen sıradan bir çalışanın parasını alır ve Rıza Baba bunu pek yadırgamaz. Belki de, ”Bunda yadırganacak ne var? Patronun anası, babası, ablası, arkadaşı, kan kardeşi, osu-busu olmaz. Patron patrondur.” diye içinden geçirdiği bir düşüncesi vardır. Ama bunu bilinçli bir şekilde bir kere olsun ifade etmemiştir. Bilinçli olarak şu cümleleri kurmuştur ama: ”Gelmiş bana diyor. ‘Atın kuyruğu durur, sen durmayacaksın. Çalışacaksın’. Amına koyim sen atın kuyruğunun durup durmadığını nerden biliyorsun, pezevenk?” Sisteme dair en büyük eleştirisidir bu. Ama buna rağmen eline para geçse başka bir insanla paylaşmaz Rıza Baba. “On altı yıldır köpek gibi çalışıyorum” der, ”hala bu hayata katlanıyorsam bir şekilde parayı bulacağıma olan inancımdandır” diye ekler. Bu sözlerinin üstüne en yakın arkadaşı ısrarla aynı şeyleri söyler: ”Rıza seninki fukara umududur. Sen bu kafayla emekli bile olmazsın. “Sonra Rıza Baba’nın bir başka huyuna geçelim. Yıllarca birileri tarafından kandırıldığından olsa gerek, birilerini kandırmak onun için büyük bir eğlencedir. Üç yıllık arkadaşını on yıllık arkadaşım diye tanıtır mesela. Zamanla kendisi dahi inanır, on yıllık olduğunu kanıtlamak için geçmişini şöyle bir gözden geçirir. Şimdi bu hikaye nereye varacak? Hiçbir yere. Tıpkı Rıza Baba’nın hayatı gibi. Gecenin içinden gelip, gecenin içerisine karışacak alaycı bir küfür gibi.

EK

Normalde hikayemiz burada bitiyordu. Gecenin içinden gelip, gecenin içine karışan bu adamın, defalarca kendini tekrarlayan sohbetlerini yazmaya gerek yok. Peki, bu ek kısım nereden çıktı? Rıza Babanın daha samimi bir yönünden. Bu kısımda üç kişi var. Bu kısma nasıl geldiğimizin, sohbetlerin nasıl geliştiğinin ve bu üçüncü kişinin kim olduğunun ayrıntısına girmeyeceğim. Kısaca özetlersek, Rıza Baba gecenin bir vakti bir eve biraz içmiş bir halde gelir. Ben bu evdeki bir misafirimdir ve üçüncü kişi Rıza Babanın bir diğer tütün aldığı insandır. Bu kişi kırklı yaşlarında, koca burnunun taşıdığı iki ufak yuvarlak gözlük ve önlerden hafiften başlayan seyrelmiş, dağınık saçları ile bir karikatürden fırlamış gibidir. Tütün satar ve boş vakitlerinde “Ne yapmalı?” sorusu üzerine düşünür. Bunun için az uyur, çok yaşar. Bu adam için bu kadarı yeterli. Rıza Baba da bu eve tütün almak için gelir. Zamanı biraz daha ilerletip, demlenmiş çayımızı içmeye başlayalım. Üçüncü kişi Rıza Babanın borçları bitene kadar alkol almya karşıdır. Rıza Baba da gururunu yere sermeyecek şekilde, kendini acındırarak durumu anlatmaya koyulur. Yirmi iki yıl boyunca köyde yaşamış biri olarak şehirde yaşadığı zorlukları anlatır. Oradan içkiye para vermediğine bağlar. Oradan içtiği kişilerin adam gibi dostları olduğundan bahseder. Kendisini bu dostları özel bir gün için davet etmişlerdir. Bu dostları öylesine adam gibilermiş ki, Rıza Babanın başına bir şey gelse anında silahları ile orada biterlermiş.Ve sonra yeniden köy yaşamı…Ve sonra yeniden şehir…Şehirle olan savaş. İlk çaylar bitti. Çayları tazeleyelim. Şimdiki konu ümit, kurtuluş ve devrim üzerine. Rıza Baba başlar. ”Herkes devrimciyim der. Kimisi “d”sini bilmez, kimisi bir şeyler bilir yapmaz, kimisi yaşar. Devrimci adam adamıştır kendini abi. Kodu mu oturtur.Tuttuğunu kopartır. Başladı mı işini bitirir. On yedisinde ölür, ellisinde ölür. Ama hiçbir şey onu durduramaz. Onun bir ideolojisi vardır. Onun bir yaşam şekli vardır. O bundan vazgeçmez. Ne olursa olsun vazgeçmez. Öyle değil mi? Gelecek, para, o, bu, şu, aile, kadın… Hiçbiri umrunda değildir. Ben buna devrimci derim abi. O tek başına kalsa da yoluna devam eder. İnsanlar için, vatanı için ölüme gider. Şimdi ben devrimci değilim. Önüme yüz milyar koysalar alırım. Bu para nereden gelmiş sormam.Fakirin,fukaranın sırtından gelmiş, umrumda olmaz. Alır kendimi kurtarırım.Amına koyarım dünyanın. Plajda uzanırım. Dünyanın bir yerlerinde birileri ölüyor, hiç bakmam bile. Benim içim dışım bir. Şimdi ben eğlenmek isterim, zenginlik isterim, karı kız isterim. Ama sorsan kimi destekliyorsun devrimcileri destekliyorum. Ama ben devrimci olamam. Devrimcilik öyle kolay iş değil abi.” Üçüncü kişinin karşısında yalnızca Rıza Baba konuşmuyordu. Ama o yalnız konuşmak için toparlandı. ”Herkes bir an önce zengin olmanın peşinde Rıza. Ama sen zengin olamayacaksın. Senin gibi düşünen sayısız insan var. Bütün enerjinizi birbirinizi ezerek bitiriyorsunuz. Elde var hiç.” ”Biliyorum abi, biliyorum. Tamam olamayacağım. Ama bu hayaller olmazsa intihar ederim ben. Ben geçmişte yaşayamadığım şeyleri istiyorum.Yaşım olmuş otuz iki. Ne yapacağımı şaşırmışım. Borçlarım var. Her gün bir banka arıyor. Bir geleceğim yok. Bir kız arkadaşım yok. Artık bir saat bile benim için değerli. Şimdi ben geçmişten intikam istediğim için zenginlik istiyorum.Yoksa en büyük mutluluk, kendini geçindirmek, kendine yetebilmek, ailenin yanında olmak. Bunları da biliyorum. Ama çözüm yok. ”İsyan etmek dışında bir çözüm ararsan bulamazsın Rıza, ”Ediyorum zaten abi. Rakı içiyorum. İsyanım orada.” Gülüyor Rıza. Ortak bir mücadeleden bahsedince şakaya vuruyor. Ne kadar mimik yapsa da, hareket etmeyen kavissiz düz kaşları altında, akı hafiften kanlanmış çakıl gibi iki ufak göz şaşkınca etrafına bakındıktan sonra, sözüne devam edecek ciddiyeti toparlar: ”Şimdi abi, bu kadar devrimden bahseden adamların halleri ortada. Hepsi bir vakit sonra işin, gücün derdinde. Şimdi ben daha kendimi kurtaramamışım, bırak garibanı, bir de bu devrim devrim diyen adamları mı kurtaracağım? Ben neymişim yav. Biraz aslan sütü içtim ama, şimdi yine ben aynı Rıza’yım. Hem sonra her insan ilk kendini düşünür abi .Öyle değil mi? Biz ne yaptık? Şimdi ben devrimcilere laf atılsa, hemen müdahale ederim. Çünkü iyi şeylerden bahsediyorlar. Ama ben devrimci miyim? Şimdi ben ya da sen, biz, kimi kurtardık? Kimin hayatını düzelttik.Yok. Ne yaptık devrim için. Bunları hep sorgulamak lazım. Şimdi ben her yatmadan önce bir durum münasebeti yaparım. O yüzden uyuyamam. Gider biraya sarılırım. Durum bu abi.Yani komün, o, bu, devrimci ilkeler…Yok abi. Ben şimdi köye de gidebilirim. Belki daha iyi olur. Ama ben buranın bokunu yedim bir kere. Temizlemeden, geçmişten intikam almadan gitmeyeceğim. Yani benim kafamda hep bu var. Başka bir şey yok. ‘”Çaylar bitiyor. Doluyor. Başka bir şey yok.”

Tayfun’a hikayesi için teşekkür ederim. 😊