Mütefekkir ve şair Ahmet Sezai Karakoç hakkında az bilinen yahut da pek çok kimselerin bilmediği güzel konuya değinmek istiyorum. Üstad hakkında bir çok mecrada dolaşan pek çok bilgi ya yanlış ya da eksik. Burada yazılanların, Diriliş Yayınları ve Macar Kültür Merkezi ile kurulan iletişim sonrası teyit edilmiştir.
Üstad Sezai Karakoç ahiri ömrüne binlerce şiir, konferans, makale, seminer ve nesir sığdırmıştır. Ancak yazdıklarından yahut neşrettiklerinden dolayı kendisine takdim edilen hiçbir ödül, onur, nişan, madalya ve plaketi kabul etmemiş ve geri çevirmiştir. Buna büyük büyük kurumların ödülleri dahildir. Ancak bir istisna hariç. Nemzetör (Milli Muhafizi) grubuna dahil yazarların berat belgesini kabul etmiştir. Berat belgesinin yanında madalyada takdim edilmiş ancak Sezai Karakoç madalyayı almamış ve yalnızca Berat belgesini kabul etmiştir.
1956 senesinden 1964 senesine kadar, Macarlar ve Polonyalılar, Ruslara karşı tarihe “1956 Macar İhtilali“, “1963 Ocak İsyanı” gibi bir çok hareketi gerçekleştirmiştir. İsyan başarısız sonuçlanmış ve Rus yönetiminin baskısı ayyuka çıkmıştır. İşte, Üstad Sezai Karakoç bu isyanı desteklemek ve Macar halkına destek ve moral vermek adına “Kan İçinde Güneş” adlı şiiri kaleme almış ve Macarlar ile birlikte isyana karşı cephe almıştır. Bu şiiri duyan Macaristan Nemzetör Yazarları, Sezai Karakoç’a destekleri ve isyanlarına karşı verdiği işbirliği ve moral için, “Şükran Nişanesi”ni takdim etmişlerdir. Sezai Karakoç bu nişanı geri çevirmemiş ve kabul etmiştir. Ancak beraberindeki madalyayı almamıştır.

KAN İÇİNDE GÜNEŞ
Polonyanın kanı beyazdı
İsyan bir bayraktı süt içinde
Porselenlerden yapılmış Polonya
Kırılan heykel ve heykel aşkları
Ve Venüsün kırık kolu Polonya
Polonya Polonya sana günaydın
Karanlıklardan çekip kaderini
İlk aydınlığa çıkardın
Ama ben Peşteye dönüyorum
Peşte bir kan çemberi
Işıklı çemberler içinde ölüler
Konuşturuyorlar sfenksleri
Öğretiyorlar kelimeyi doğan
Çocuklara kutsal kelimeleri
Kelime en güçlü silahtır
Tutar şehri ve insanı
Elektrik lambalarının altında
Kadın kanları
Kadınlar susmuştu
Konuşan erkekti
Kadın gömlekleri yırtılıyordu
Anne gömlekleri
Ve mesut dakikaları beklemiş
Bütün saatler
Tırak deyip durdu
Günah duvarına düşmüş
Şehrin beyaz kaderi
Ve kan aynasında
Macar gölgesi
Macar kası gergin
Kan büyüyordu
– İşin kötüsü gözüm görmüyor
– Silah ıslandı atamıyorum
– Çevrem kıpkırmızı oldu
Ellerim yapış yapış
– Kelimelerimi duyuyor musun?

Kan İçinde Güneş adlı şiirin tahlili dünya sözlük, “@hnf” adlı kullanıcının #794318 entrysinden alıntıdır.

 kan içinde güneş şiiri, farklı mısra uzunluklarına sahip on bölümden oluşmaktadır. ilk bölümde geçmişte var olan bir durumdan bahsediliyor:
polonyanın kanı beyazdı
ilk olarak cümlenin gerçek manası incelenebilir: polonya, coğrafi olarak orta avrupa ülkesi sayılmaktadır. almanya, çek cumhuriyeti, slovakya, rusya gibi ülkelerin komşusudur. iklim şartları göz önünde bulundurulduğunda, “beyaz” kelimesi akla karı getirmektedir. zira komşusu olduğu ülkeler gibi, polonya da sık sık kar altında kalmaktadır.
ikinci olarak, beyaz rengi masumiyeti hatırlatır. ikinci mısrada kullanılmış olan süt kelimesi de “beyaz”ı bu manada algılamamız gerektiğine dair işaret olabilir. çünkü süt de, ana sütü gibi temiz, süt kadar beyaz gibi ifadelerle kullanılarak saflığı ve masumiyeti anlatmaktadır denilebilir.
bu durumda polonya; bir kişi olarak düşünülebilir ve bir olaydaki masumiyetinden bahsedildiği söylenebilir. bu masumiyet, şiirde kan ile bağdaştırılmış: kan, insan vücudundaki hayati sıvıdır. o olmadığında hayat durur. polonya için de bu ifade kan akıtılan bir olayda polonya’nın masum yahut haklı taraf olduğu şeklinde algılanabilir.
isyan bir bayraktı süt içinde
ikinci mısrada, isyan sütün içindeki bayrak olarak tanımlanmıştır. zikredilen isyanın, 1863-64 yılları arasında çıkan, ocak ayaklanması olarak bilinen, polonya’nın baskıcı rus yönetimine karşı düzenlediği ve başarısızlıkla sonuçlanan ayaklanma olduğu düşünülebilir. başarı sağlanamayınca rusya’nın polonya üzerindeki denetimi daha da güçlenmiştir. bu durum, süt kelimesinin bilinçli olarak, polonya’nın rusya karşısındaki temizliği ve masumiyeti hatırlatmak için kullanıldığı söylenebilir. bayrak kelimesiyle ifade edilen, özgürlük/bağımsızlık kavramı, polonya’nın arzu ettiği fakat rusya karşında yetersiz kaldığından elde edemediği bir olgudur.
porselenlerden yapılmış polonya

üçüncü mısrada “porselenden yapılmış polonya” ifadesi yer almaktadır. porselenler, ilk iki mısrada geçen beyaz ve süt kelimeleriyle çelişmeyecek şekilde beyaz renkle ilişkilidir. kırılma riski yüksek bir madde olan porselen, işlendikten sonra kendiliğinden beyaz rengini korur. ayrıca türkiye’de kütahya gibi, polonya’nın da porseleni meşhurdur. porselen kelimesi hem polonya’nın kendisini hem de porseleninin meşhur olduğunu hatırlatmak için kullanılmıştır. ayrıca, porselenin kırılabilir oluşu polonya’nın rusya’ya yenilmesinin temsilidir, denilir.
kırılan heykel ve heykel aşkları
ve venüsün kırık kolu polonya

sonraki iki mısrada heykellerden bahsetmiş şair. heykel, batı medeniyetinde sıkça rastlanan bir sanat materyalidir. polonya da, bu heykeller içinde venüs’ün kırık koluna benzetilmiştir.
venüs, kadını temsil eden bir gezegendir. kırılmış kolu olan kadın ise, şu anda louvre müzesi’nde bulunan tek kolu olmayan tek kolu ise dirseğinden öncesi bulunan kadın heykelini, yani afrodit’i temsil eder. venüs’ün kırık koluna benzetilen polonya, bir heykel kadar güzeldir ancak, yine bir heykel kadar çaresizdir denilebilir.
polonya polonya sana günaydın
karanlıklardan çekip kaderini
ilk aydınlığa çıkardın

ilk bölümde polonya’yı haklı davasında yenilgiden başka bir şey elde edemeyen bir ülke olarak anlatan şair ikinci bölümde ümitvâr oluyor: polonya’ya sesleniyor ve günaydın diyor. bu söz gündoğumunda söylendiği için, güneşi; dolayısıyla aydınlığı ve umudu hatırlatıyor.
uzun süre sovyet rusya’nın üzerindeki baskıyla varlığını sürdüren polonya fransa ve ingiltere yardımıyla ruslara karşı başarılı olmuştur ve rusya polonya’yı topraklarına katamamıştır. polonya böylece karanlıklardaki kaderini aydınlığa çıkarmış olmaktadır.

ama ben peşteye dönüyorum
peşte bir kan çemberi
işıklı çemberler içinde ölüler
konuşturuyorlar sfenksleri
öğretiyorlar kelimeyi doğan
çocuklara kutsal kelimeleri
kelime en güçlü silahtır
tutar şehri ve insanı

şair, ilk iki bölümde anlattığı polonya’nın aydınlıklara kavuşmasından sonra yönünü macaristan’a çevirip, orayı ve orada olan zulmü anlatmıştır.
peşte, tuna nehri ile ikiye ayrılan budapeşte’nin doğu yakasına verilen addır. budapeşte de, polona gibi sovyetler birliği’nin kuşatmalarına maruz kalmıştır. ii. dünya savaşı’nın sonlarına doğru budapeşte’ye yönelen sovyetler birliği kuvvetleri, kenti kayıtsız şartsız teslim alana kadar kuşatma devam etmiş ve ii. dünya savaşı’nın en kanlı kuşatmalarından biri yaşanmıştır. “çember” kelimesi bu kuşatmayı temsilen kullanılmıştır. şair peşte’yi bir kan çemberine benzetmiştir. işıklı çemberler ise, yine kuşatmayla bağlantılı olarak tüfeklerin ateş anında çıkardıkları ışık ile açıklanabilir. bu durumda çemberin içindeki ölülerin peşte halkı olduğu düşünülebilir.
işıklı çemberler içinde ölüler / konuşturuyor sfenksleri
sfenksler, iki türlü incelenebilir: şiirde bahsedilen sfenksin şekli açıkça belirtilmediği için özellikle bilinen iki sfenks hatırlanabilir. ilk olarak mısır sfenksi:
mısır sfenksi, gövdesi uzanan bir aslandır ve kafası firavun şeklinde inşa edilmiştir. aslında güneşe benzeyen renginden dolayı mısırlılar tarafından kutsal kabul edilmekteydi. bu bakış açısından elde edilecek temel düşünce sfenks kelimesinin dolayı yoldan güneşi hatırlatıyor olmasıdır.
ikinci olarak ise, yunan sfenksine bakmak gerekir: yunan mitolojisindeki sfenks yıkımı ve kötü şansı temsil eden şeytani bir unsurdur. yunan sfenksi kadın kafası olan kanatlı bir aslana veya pençeleri tırnakları ve göğüsleri aslandan; kuyruğu yılandan ve kuş kanatlarından oluşan bir kadına benzer.
sfenksin aslan ve kadınla olan ilişkisi, bu şiirde bir sonraki mısrada bahsedilen venüs heykeli ve peşte’yi ayıran tuna nehri üzerindeki aslanlı(zincirli) köprü’yle bağlantılı olmasıdır. aslanlı köprü tuna nehri üzerinde bulunan diğer köprüler gibi, ii. dünya savaşı sonrasında yıkılmış ve 1949 yılında aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiştir. sfenks, kadın özellikleri taşıdığı için venüs heykeli ile, aslan vücudu bulunduğu için tuna nehri üzerindeki aslanlı köprü ile il bağlantılı olarak kullanılmıştır. şiirde ışıklı çemberler içindeki ölülerin sfenksleri konuşturması bir anlamda taştan heykellerin bile yaşananlar karşısında dile geldiği şeklinde anlaşılabilir.
öğretiyorlar kelimeyi doğan
çocuklara kutsal kelimeleri
kelime en güçlü silahtır
tutar şehri ve insanı

üçüncü bölümün son kısmında “kelime” kelimesi sıkça tekrarlanıyor. doğan çocuklara öğretilen kutsal kelimelerden bahsediliyor. en güçlü silah olarak nitelenen kelime, şehri ve insanı tutabilme gücüne sahip. kelimenin şehri ve insanı tutması, ancak ortak bir inancın gereğidir. bahsi geçen şehir peşte olduğuna göre, peşte’nin dini inancıyla bağlantılı olarak kutsal kelimelerinin bulunduğu kitap incil’dir denilebilir. şehri ve insanı tutan şey, böylelikle -din- olabilir.
bu bölümde tekrarlanan güneş ve kan manalı ifadeler, şiirin başlığı olan “kan içinde güneş” ile de paralellik gösteriri. umut, zulüm, ölümler, aydınlık ve karanlık bir arada ele alınmıştır.
elektrik lambalarının altında
kadın kanları

elektrik lambalarının yanıyor olması, vaktin gece olduğunu gösterir. gece; karanlığı, umutsuzluğu ve karamsarlığı temsil eder. lambanın aydınlattığı yerde ise, kadınlara ait olduğu bilinen kanlar görülüyor. karanlıktaki umudu temsil eden elektrik lambaları da, ancak kanların görülmesine yarıyor.
kadınlar susmuştu
konuşan erkekti

kadınların susması, bahsedilen ortam için iki sebeple açıklanabilir: konuşamayacak durumda olmaları. yani zaten çatışmalar esnasında öldürülmüş olmaları ya da korkudan sesleri çıkmayacak hale gelmeleri. böyle bir ortamda konuşan, sesi çıkan yani insanları yöneten kişi erkek olmuş oluyor. bu ifade “kadınlar” gibi çoğul değil tekil olarak, “erkek” şeklinde kullanılmıştır. kelimelerin bu şekilde farklı kullanımı, belirli bir erkekten bahsedildiğini düşündürebilir.
macaristan’a polonya’nın yaşadığı zulmü yaşatan sscb desteğini arkasına alan stalin yandaşları olmuştur. macaristan’daki olayların sorumlusu olarak görülen kişi, stalin’in kuklası olan macaristan işçi partisi genel sekreteri matyos rakosi’dir. uyguladığı katı politikalarla halkı baskı altında tutmuş, sefalet içinde bırakmıştır. işte bu durum göz önünde bulundurulursa, şiirde bahsi geçen ve konuşan erkeğin rakosi olduğu söylenebilir.
kadın gömlekleri yırtılıyordu
anne gömlekleri
ve mesut dakikaları beklemiş
bütün saatler
tırak deyip durdu

bu son kısımda, şair ilk olarak kadın daha sonra anne ifadesini kullanmıştır. kadın gömleklerinin yırtılması, halkın uğradığı zulümlerden birini temsilen söylenmiştir. işgal altındaki devletlerde, halkın/kadınların gördüğü en büyük zulümlerdendir tecavüz. şairin, kadın gömleklerinin yırtılması ile kast ettiğinin tecavüz olduğu söylenebilir.
son üç mısra, önceleri ümidi olan; bu yüzden yaşayabilen insanların artık ümitlerinin de yok olduğunu anlatıyor.saatin işlemesi, mesut dakikaların geleceğine olan inançtan sürmekteyken; kadın gömleklerinin yırtılması ile artık ümitler tükeniyor ve “tırak” gibi mekanik bir ses çıkararak saatler duruyor. bu ses, günümüzde de birçok makinenin durduğunda çıkardığı sese benzer. tırak sesi, şiire gerçekçi bir anlatım kazandırmıştır.
günah duvarına düşmüş
şehrin beyaz kaderi
ve kan aynasında
macar gölgesi

şehrin beyaz kaderinin günah duvarına düşmesi, şehrin geleceğinin bu duvara bağlı olduğu anlamına gelir. “günah duvarı” , utanç duvarı gibi isimlerin berlin duvarı için çokça kullanılan isimlerdendir. şiirin gidişatına, -günah duvarı-nı berlin duvarı olarak düşünmek uygun düşmektedir. berlin duvarı, budapeşte’yi doğrudan etkilememiş olabilir ancak, stalin ve yandaşlarının zihniyetinde olan insanların bir ürünüdür bu duvar. stalin ve getirdiği ideolojik kavgalar peşte’nin doğrudan etkilendiği şeylerdir. günah duvarının yani berlin duvarı’nın temsil ettiği şey, kominizimdir ve kominizim şehrin kaderini belirleyecek unsurdur.
son iki mısrada “macar gölgesi” ile kast edilenin, herhangi bir macar vatandaşı olduğu düşünülebilir. gölge kelimesi, insanın cismi varlığı için kullanılmıştır. bu ifadeye şairin diğer şiirlerinde de çokça rastlanmaktadır.
kan aynası ise, daha önceki bölümlerde geçen “elektrik lambalarının altında kadın kanları” mısralarını hatırlatarak göz önüne kan birikintisi gibi bir görüntü getirir. bu kan birikintisinde kendi gölgesini görebilen bir insan getirir hayale. bir insanın hisleri, böyle bir görüntü karşısında donabilir ve o insan gerçekten gölgesi kadar bağlı kalabilir hayata.
macar kası gergin
bu kısım tek başına bir bölümdür. bu tek mısra, başlı başına bir bölümü gözler önüne serer. ifade, bir önceki bölümde geçen görüntü karşısında gölge haline gelen insanın tepkisi olarak düşünülebilir. insanda kasların gerilmesi çeşitli sebeplerden olabilir. macar kası ile kast edilen bir insanın yüz ifadeleri yahut tüm vücudu olabilir. bu şiir içinse, kan aynasında kendi gölgesini seyreden adamın hissettiklerine vücudunun tepkisidir denilebilir.

kan büyüyordu
– işin kötüsü gözüm görmüyor
– silah ıslandı atamıyorum
– çevrem kıpkırmızı oldu
ellerim yapış yapış
– kelimelerimi duyuyor musun?
…………………………………………
dünyaya kan ismi veriniz

bu bölüm, diyaloglar halinde yazılmıştır. kan büyürken, ölümler, zulümler artarken elinde silah olduğu anlaşılan iki kişinin konuşmalarına şahit oluruz. konuşmalardan, bu iki kişinin stalin taraftarı askerler olduğu yönünde tahmin yürütülebilir. bulundukları durumdan şikayetçidirler ancak bu şikayetlerin vicdanlarıyla hiçbir münasebeti yoktur. zira bu iki kişi ses, fiziksel koşullardan; kanın ellerini yapış yapış yapmasından, ıslaklıktan… şikayet ederler. bu konuşmayı duyan şair, dünyaya kan ismi veriniz diyerek, kan dökmenin ne kadar normalleştiğini vurguluyor.
sokak fenerlerine asılmış
güzel ve canlı ölüm
aydınlatıyordu gerçeği

önceki bölümlerde “elektrik lambaları” ifadesi kullanılmıştır. ancak burada “sokak feneri” şeklinde bir kullanım söz konusudur. fener eski zamanlarda kullanılan bir aydınlatma cihazıydı. şiirin bu kısmında fener olarak kullanılan cihazın, tercih edilme sebebinin şeklinden kaynaklandığı düşünülebilir. zira ters l harfi şeklinde bir görünüme sahip olan eski sokak fenerleri, üzerine bir şeyler asılmaya müsait yapıdaydı. bu kullanım, iki şekilde yorumlanabilir:
şiirde söylenenlerle gerçek bir tablo çizip, sokak fenerlerine asılmış insanlar hayal edilebilir. bu, önceden baskıcı rejimlerin halkı korkutmak, sindirmek için başvurdukları yöntemlerden biridir. “güzel ve canlı ölüm” ile öldürülen insanların masumiyetlerinden kaynaklanan görüntü kast ediliyor olabilir.
ikinci olarak, sokak fenerlerin asli görevinin etrafı aydınlatmak olduğu göz önünde bulundurularak, karanlıklarda görünmeyen kötülükleri görünür hale getirdiğini söyleyebiliriz. sokaklarında ölüm ve kan olan bir şehrin gerçeği bu mısralarla anlatılmıştır denilebilir.
telgraf direklerine çekilmiş
düşman ölüleri bir bütün
apayrı bir varlık insandan
günah kadar çirkin
ve tanrı düzenine aykırı
bir ur kocaman

telgraf direkleri, şehrin dışında kalan yerlerde bulunurdu. düşmanın ölüleri, askerler tarafından şehrin dışına çekilmiş ve telgraf direklerinin diplerine bırakılmış olabilir. düşman ölüleri ile kast edilen şeyin ölen düşman askerleri olduğu tahmin edilebilir. şair, düşman ölülerini insan olamayacak kadar insana benzemeyen varlıklar olarak görür. öyle ki, son kısımda düşman ölülerinden günah kadar çirkin ve tanrı düzenine aykırı kocaman bir ur olarak bahsediyor. ur, vücudun farklı noktalarında bulunabilen ve kötü huylu olduğunda insanı ölüme kadar götürebilecek hızla büyüyen dokulara denir. işte düşman askerleri de, ur gibi bir anda ortaya çıkıveren çirkin bir ura benzetiliyor.
ölüm yayılıyordu ölüyordu gece bile
işleyen makinalar kalmıştı yalnız
ve onların kolları insanlar

ölümün yayılması, ölenlerin çoğalması; işgalin sürdüğü, zulmün devam ettiği manasına gelir. fakat gecenin ölmesi esasen iyiye işaret olabilir. karanlığın olduğu yerde kötülüğün, karamsarlığın olduğu düşünülürse gecenin ölmesi gündüzün, güneşin doğmaya yakın olduğu şeklinde algılanabilir ve belki de macar halkının yeniden umutlanması için bir vesile olabilir.
ikinci ve üçüncü mısralarda ise, makinalardan bahsedilir. sovyetlerin desteği ile macaristan’ın tek hakimi haline gelen stalin taraftarları özellikle işçi sınıfı üzerinde yoğun bir baskı uyguluyorlardı. yaklaşık iki yüz bin işçinin bu baskıdan etkilendiği bilinmektedir. mısralar, bu gerçeğin ışığında değerlendirildiğinde komünizmin getirdiklerini ifade eder. fabrikalarda çalışan binlerce insanın çeşitli vaatlerle kandırılarak, nihayetinde baskıyla karşılaşıp hayatlarının karartılması komünistler tarafından gerçekleştirilmiş bir zulümdür. makinaların insanlara, insanların da makinalara bağlı olarak çalışılan fabrikalar komünist rejimin baskıları sonucu çalışamayacak hale gelmiştir.