Haber-Dilber Dural ve Suat Dural

Kendi ihtiyaçlarımızı, gelecek kuşağın ihtiyaçlarından ödün vermeden karşılayabilmemiz için; ekonomik, ekolojik ve sosyal koşulları devam ettirilebilen bir dünya bırakmak için sürdürülebilirlik hayatımızın pek çok alanında karşımıza çıkmaya devam ediyor. Moda’dan beslenmeye, Gıda’dan tarıma, Enerji’den ulaşıma ve atık yönetimine kadar alanında uzman isimler sürdürülebilirlik konusunu ele aldı.

Hızlı sanayileşme ve bunun bir sonucu olarak modern şehirleşme, günümüzde karşı karşıya kaldığımız küresel ısınma sonucu iklim değişikliğine, aşırı tüketimin doğurduğu doğal kaynakların yetersizliğine ve nüfus artışı sonucu artan talebe cevap vermekte zorlanıyor. Aynı zamanda Dünya kaynaklarının ve çevrenin insan faaliyetleri sonucu tükenme sınırına doğru ilerlemesine sebep oluyor. Tüm bunlar gezegenimize zarar vererek doğrudan veya dolaylı olarak hem kendimize hem de bütün canlılar birbirleriyle ve diğer cansız varlıklarla etkileştikleri bir ekosistemin parçaları olduğu için, ekosistemin bir parçası yok edilir ya da zarar görürse diğer bölümlerinde de bununla bağlantılı sonuçlar ortaya çıkıyor ve doğada yaşamını sürdüren tüm canlıların zarar görmesine neden oluyor. Daha çok insan, daha çok üretim, daha çok tüketim derken karbon ayak izimiz artıyor. Sürekli bir şeyler artarken, 4,5 milyar yaşındaki gezegenimiz bu ihtiyaçları karşılamak için hâliyle biraz yorgun görünüyor. Bu yüzden gelecek kuşaklara daha yaşanabilir ve sürdürülebilir bir dünya bırakmak ve güzel yarınlar için de araştırmacılar, hayatlarımızı ve dünyayı felakete sürükleyecek bir krizin eşiğindeki bizleri, bilince, sorumluluğa ve bilgilendirmeye davet ediyor.

Yok etmeden tüketmek mümkün

Sürdürülebilir Tekstil Danışmanı İrem Yanpar Coşdan: Üretimde yaşanan çevre ve insan sömürüsü bizden bilinçli olarak gizleniyordu

Hayatımızın pek çok alanında karşımıza çıkmaya başlayan sürdürülebilirlik, moda alanında da önemli bir yere sahip artık. Sürdürülebilir moda hakkında konuşan Fashion Revolution Türkiye Koordinatörü, yesilyama.com Kurucusu ve Sürdürülebilir Moda Platformu Kurucu Üyesi, Tekstil Danışmanı İrem Yanpar Coşdan, sürdürülebilir   moda/tekstilin tek ve kalıplaşmış bir tanımının olmadığını ancak en genel haliyle şöyle tanımladı: “Çevresel zararı en aza indirmek, sosyal faydayı maksimuma çıkarmak şeklinde tanımlayabiliriz. Bu; doğru materyal kullanımı, tekstil işçileri için adil yaşam ücreti veya düzgün çalışan arıtma tesisleri şeklinde karşılık bulabilir ve firmadan firmaya değişiklik gösterir. Bir firma önce tedarik zinciri boyunca analiz yapıp, en çok etki yarattığı alanı belirleyerek, onun üzerinden sürdürülebilirlik çalışmalarını yürütmelidir. Örneğin, üretici firmanızda çocuk işçi çalıştırırken veya boyahanenizin atık kimyasallarını çevreye kontrolsüzce salarken, ürün paketlerinizde geri dönüşümlü plastik kullanmanızın yarattığı minimal olumlu etkinin bir anlamı olmayacaktır.”

Tekstil sektörünün, tedarik zincirinin uzun ve karmaşık yapısı sebebiyle on yıllardır şeffaflıktan uzak bir şekilde faaliyetini sürdürdüğünü söyleyen Coşdan, “Biz müşteriler olarak süslü vitrinleri, moda şovlarını veya sosyal medyada influencer’ların dünyasını izlerken, üretimde yaşanan çevre ve insan sömürüsü bizden bilinçli olarak gizleniyordu” dedi. Gelişen teknoloji ile izlenebilirliğin, sosyal medya ile görünürlüğün arttığını ve firmaların, yarattıkları ekolojik ve sosyal tahribatın sorumluluğunu almak zorunda kaldığını vurgulayan Coşdan, sürdürülebilirliğin sektörle tam da bu noktada buluştuğunu ifade etti.

“Tekstil sektörü küresel karbon salınımının %10’undan, küresel atık suyun %20’sinden sorumlu”

Satın alma kararlarımızı genelde etiket fiyatına göre verdiğimizi belirten Coşdan, biraz daha bilinçli müşterilerin, ürünün içeriğine ve nerede üretildiğine de baktığını ancak ürünle ilgili ulaşabildiğimiz en fazla bilginin bu kadar olduğunu söyledi. Coşdan, “Bir ürünün üretiminde ne kadar su kullanıldı, çevresel bir tahribata yol açıldı mı veya üretimdeki işçilere adil bir ücret ödendi mi, bu bilgilere sahip değiliz” dedi. Tekstil sektörünün küresel karbon salınımının %10’undan, küresel atık suyun %20’sinden sorumlu olduğunun altını çizen Coşdan, modanın hızlı üretim-tüketim döngüsüne dayalı sistemi nedeniyle ciddi bir atık probleminin de mevcut olduğunu belirtti. Coşdan, “Biz müşteriler olarak doğrudan üretime müdahale edemesek de satın alma ve kullanım şeklimizde yapacağımız değişikliklerle çevresel zararımızı en aza indirebiliriz” dedi.

“En ‘sürdürülebilir’ veya ‘çevre dostu’ ürünler dolaplarımızda halihazırda var olan giysilerimizdir”

Bir bireyin sürdürülebilir moda düzenine geçmek isterse neler yapması gerektiğine dair açıklamada bulunan Coşdan; amacımızın, kısıtlı kaynaklarımızı mümkün olan en uzun süre kullanımda tutmak olmak olduğuna dikkat çekti. Coşdan, “En ‘sürdürülebilir’ veya ‘çevre dostu’ ürünler dolaplarımızda halihazırda var olan giysilerimizdir. Bir kıyafeti ne kadar uzun süre kullanırsak çevresel etkisi o kadar az olacaktır. Bu nedenle yeni bir ürün satın alırken; uzun süre kullanıma uygun, konforlu, dikişleri sağlam ve modası kolay kolay geçmeyecek giysiler almakta fayda var” dedi. Buna ek olarak; etiket okumayı öğrenmenin oldukça önemli olduğunu vurgulayan Coşdan, “Bir ürünün temiz içerikli olup olmadığına, üzerinde asılı olan ‘pazarlama’ amaçlı etiketlerine bakarak değil, yan-iç dikişinde yer alan içerik etiketine bakarak karar vermeliyiz. Gerçekten pamuk mu yoksa plastik mi (polyester) satın aldığımızı ancak bu şekilde anlayabiliriz” ifadelerine yer verdi.

Alışverişin bir hobi olmadığının farkına varmamız gerektiğinin altını çizen İrem Yanpar Coşdan, “Birkaç kere kullandıktan sonra bir kenara attıklarımız sadece kıyafetler değil; aynı zamanda onların üretiminde kullanılan su, enerji, ham madde ve insan emeği. Bu bilinçle kıyafetlerimizi olabildiğince uzun süre kullanmak, yenisini almak yerine tamir, takas, ikinci el gibi alternatifleri düşünmek, alacağımız kıyafetlerin içerik etiketlerini okumak, dikiş kalitelerini kontrol etmek ve etiket fiyatı yerine kullanım başına maliyetini hesaba katmak önceliğimiz olmalı” şeklinde konuştu.

“Ucuz ve hızlı üretimin gezegenimiz üzerinde büyük bir yükü var”

Bugün giysilerimizin 20 sene öncesine göre çok daha ucuz olduğunu, hızlı üretilmiş, düşük kaliteli kıyafetlerin, birkaç yıkama sonunda giyilemeyecek hâle geldikleri için kullanım sürelerinin oldukça kısa olduğunu, bunun da bizi sürekli yeni giysiler almaya yönlendirdiğini kaydeden Coşdan, “Eskiden 70’ler, 80’ler gibi on seneleri kapsayarak tanımladığımız moda akımlarını bugün neredeyse haftalarla ifade ediyoruz. Mağazada beğendiğimiz bir ürünü hemen almak zorundayız çünkü bir hafta sonra tekrar geldiğimizde o ürünü artık rafta bulamıyoruz, onun yerini ‘daha yeni’ ürünler alıyor” dedi. “Ucuz ve hızlı üretimin gezegenimiz üzerinde büyük bir yükü var” diyen Coşdan, “Kaliteli materyal, sağlam dikiş kalitesi, arıtma tesisleri, insanca çalışma koşulları; hepsi üreticiler için ekstra bir maliyet. Daha düşük fiyatlar uğruna ilk vazgeçilenlerse yine bu kalemler oluyor” dedi.

Sürdürülebilirlik yolunda sektörün ihtiyaç duyduğu en önemli adımın şeffaflık olduğunu çünkü tedarik zincirinde yaratılan çevresel ve sosyal etkilerden bihaber olan müşterilerin, farkında olmadan bu sisteme çanak tuttuğunu söyleyen Coşdan, giysilerin müşteriler tarafından ödenmeyen bedelinin ise sınırlı kaynaklarımızla, gezegenimizin sağlığıyla ve tekstil işçilerinin yaşamıyla ödendiğini söyledi.  Bu konu hakkında müşterileri bilinçlendirmenin ve satın alınan her bir ürünün çevresel ve sosyal olarak bir sonucu olduğunu anlatmanın etkisinin çok büyük olacağını ifade etti.

“Sosyal medyanın da bu tüketim kültürüne etkisi çok büyük”

Üretimdeki hızın, çıkan ürünü hiç olmadığı kadar değersiz hâle getirdiğini belirten Coşdan, “Markalar aynı modelleri üretiyor, hepimiz aynı kalıplardan çıkmış giysileri giyiyoruz. Annemizden veya anneannemizden kalan, anısı olan veya bağ kurduğumuz bir kıyafeti nasıl kolayca gözden çıkaramıyorsak; düşük fiyatlı, kalitesiz ve belki de tek kullanımlık olarak gördüğümüz kıyafetleri o kadar çabuk çöpe atabiliyoruz” dedi.

“Sosyal medyanın da bu tüketim kültürüne etkisi çok büyük” diyen Coşdan, “Paylaştığımız fotoğraflarda aynı giysilerle görünmek istemiyoruz. Bunun yanında karşımıza çıkan her post bize bir şeyler pazarlamaya çalışıyor. Ne yazık ki ekranda gördüğümüz ürünü satın aldığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşıyoruz çünkü ekranda görünenden çok daha kalitesiz bir ürünle karşılaşıyoruz. Paylaşım yapan kişilere inanılmaz paralar kazandıran bu sistem, aşırı tüketim ve mutsuz müşterilerle sonuçlanıyor” şeklinde sosyal medyanın da etkisine dikkat çekti.

Indigo-Friends Platformu Kurucusu Ebru Debbağ: Her sene yaklaşık 150 milyar kıyafet üretilirken bunların %30’u mağazada satışa girmeden atık oluyor

Moda alanında sürdürülebilirlik ve sosyal etki konularında danışmanlık sağlayan, denim ve kot üretimi konusunda 30 yıllık deneyimi bulunan, “Dolabımdaki İklim Krizi” konulu eğitimler veren, Indigo-Friends Kurucusu Ebru Debbağ, moda endüstrisinin üretim koşullarının bugünkü durumunu değerlendirdi. Moda endüstrisinde birçok değişim yaşıyoruz diyen Debbağ, “Bir yandan dijitalleşme ve teknolojinin verimlilik, hız, pazara daha yakın üretim gibi alanlardaki olumlu etkileri diğer tarafta ise kullan-at endeksinde gelişmiş olan ve gereksinim üzerinde üretim yaparak ilerleyen bir sektör dinamiği ile karşı karşıyayız. 2000’li yıllardan sonra üretim 2 katına çıkarken, giydiklerimizi kullanma süresi yarıya inmiş durumda. Her sene yaklaşık 150 milyar kıyafet üretilirken bunların %30’u mağazada satışa girmeden atık oluyor. Bu aşamada üretimin dengesi olmayan bir temel üzerinde olduğunu görüyoruz. Düşük fiyat endeksi ile yapılan üretim zaman içinde düşük maliyet sunabilecek ve gerek ekosistemler gerek ise sosyal anlamda zaten risk altında olan bölgelerde (küresel güney) gerçekleşiyor. Su sıkıntısı yaşayan ve gelirleri 100usd’ın altında iş gücünün hâkim olduğu ülkelerde üretim yapılıyor. Bu durumun çok detaylı değerlendirilmesi gerekiyor” şeklinde değerlendirmede bulundu.

Mevcut sistemin sürdürülebilir olmadığını da söyleyen Debbağ, “Atıkların sadece %1’i tekrar giysi olarak dönüşüyor, %73 toprağa terk ediliyor veya yakılıyor. Hâlen bu sektörde çalışanların sağlıkları tehlike altında. Çocuk işçi, iş güvenliği konularını çözebilmiş değiliz” dedi.

“Giysilerdeki etiketleri kesmeyerek geri dönüşüm sürecine katkıda bulunabiliriz”

Ekolojik dengeyi korumak için döngüsel prensipleri benimseyen bir yapıya dönüşmemiz gerektiğini söyleyen Debbağ, “Çok katmanlı bir değişimden bahsediyoruz ve bu bir anda olabilecek bir iş değil. Atıkların oluşmasını engelleyecek tasarım ve iş düzeninin benimsenmesi önemli. Atıkları tasarım hatası olarak gördüğümüzde sistemi başka şekilde kurgulayabiliriz. Rakamsal büyümeye endeksli olmayan ve sistemin bütün kazanımlarını gözeten şeffaf bir üretim yapısı gerekiyor” dedi. Doğal olan hammaddelerin üretiminin nasıl daha sağlıklı olabileceğini, tekstil hammadde ve proseslerini geliştirmek için hangi yatırımlar yapılabileceği konularının etkinleştirilmesinin önemli olduğuna da dikkat çekti.  Tekstilden tekstile geri dönüşüm, ileri dönüşüm, tekrar satış platformları, tamir, takas uygulamalarının sektör paydaşları tarafından benimsenmesi ile giydiklerimizin daha uzun süre kullanımda kalacağını belirten Debbağ, “9 ay daha uzun kullanımda olan bir giysinin %27 daha az karbon salımı ve %33 daha az su tüketimi olduğu gözlemlenmiştir” şeklinde açıklamada bulundu.

Petrol bazlı elyaf yerine doğal veya sürdürülebilir insan yapımı elyaflara yönlenebileceğini ifade eden Ebru Debbağ, tüketicilerin bilinçlendirilmesi ve sürece aktif katılımlarının da önemli olduğunu belirtti. Debbağ, “Örnek olarak yıkama alışkanlıklarımızdaki değişiklik ile karbon salınımlarını azaltabilirken, giysilerdeki etiketleri kesmeyerek geri dönüşüm sürecine katkıda bulunabiliriz. En önemli konu ise veri ile çalışmak, bir konuda ilerleyebilmek için mutlaka bilim bazlı veriler ile çalışmalıyız” dedi.

Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Gülden Pekcan: Sürdürülebilir beslenme ancak sürdürülebilir gıda ile sağlanabilir

Hasan Kalyoncu Üniversitesi Beslenme ve Diyetetik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Gülden Pekcan, sürdürülebilir gıda hakkında konuştu. Pekcan, sürdürülebilir beslenmenin ancak sürdürülebilir gıda ile sağlanabileceğini söyledi. Pekcan, “Gıda ‘Tarladan Sofraya’ gıda zinciri yaklaşımı ile irdelenmektedir. Beslenme sağlıklı beslenme veya yeterli ve dengeli beslenme büyüme ve gelişme, sağlığın korunması ve geliştirilmesi, verimliliğin arttırılması için besinlerin tüketilmesidir.” Sürdürülebilir beslenme yeni bir kavram olmamasına karşın, dünya nüfusunda artış projeksiyonları ve iklim değişikliği konularına artan ilgi sonucunda günümüzde daha fazla dikkat çeker duruma gelmiştir. Gıda Tarım Örgütü (FAO) ve Dünya Sağlık Örgütü (WHO) sürdürülebilir sağlıklı diyeti ‘Sürdürülebilir diyetler çevresel etkisi düşük olan, besin ve beslenme güvencesini ve günümüz ve gelecek nesiller için sağlıklı yaşamı destekleyen diyetlerdir’ diye tanımlamaktadır” dedi.

“Besin üretimi küresel çevre değişiminde en büyük etkendir”

Bitkisel besine dayalı besin çeşitliliğini içeren, hayvansal kaynaklı besinlerin az, doymuş yağlar yerine doymamış yağların tüketildiği (özellikle zeytinyağı), ayrıca rafine tahılların, aşırı işlenmiş besinlerin ve eklenmiş şekerin az tüketildiği bir beslenme örüntüsünün sağlıklı beslenme olarak tanımlandığını söyledi. Besin üretiminin küresel çevre değişiminde en büyük etken olduğunu vurgulayan Pekcan, “Bunlar; iklim değişikliği, biyoçeşitlilik kaybı, temiz su kullanımı, küresel azot ve fosfor döngüsü, toprak-sistem değişikliği ve kimyasal kirlenme gibi etmenlerdir” dedi.

Pekcan, beslenmeye bağlı bulaşıcı olmayan hastalıkların daha da artacağını, besin üretiminin etkisi ile sera gazı salınımının, azot ve fosfor kirliliğinin, biyoçeşitlilik kaybının, su ve toprak kullanımının dünya sisteminin durağanlığını bozacağını, besin üretiminin etkileneceğinin ileri sürüldüğünü kaydetti.

“Akdeniz diyetinin, bitkisel kaynaklı besinlere dayalı olması iklim değişikliğinin önlenmesi, su ayak izinin ve sera gaz salınımının azaltılması açısından önem taşımaktadır”

Sürdürülebilir beslenmenin; sağlık, sosyal ve çevresel etkilerinin neler olduğuna dair açıklamada bulunan Prof. Dr. Gülden Pekcan, günümüzde Akdeniz Beslenme örüntüsünün birçok sağlık otoritesi ve Dünya Sağlık Örgütü gibi kuruluşlar tarafından olumlu sağlık etkileri nedeniyle önerilen bir model olduğunun altını çizdi.  Akdeniz Diyetinin sürdürülebilir diyet örüntüsü olarak tanımlanmakta olduğunu, sağlığın iyileştirilmesi ve geliştirilmesi, hastalıkların önlenmesi için izlenmesi gereken bir beslenme örüntüsü olarak önerildiğini vurguladı. Akdeniz Diyetinin de temelde bitkisel besin tüketimine dayalı olduğunu belirten Pekcan, bitkisel kaynaklı besinlere dayalı olması iklim değişikliğinin önlenmesini, su ayak izinin ve sera gaz salınımının azaltılması açısından da önem taşıdığına dikkat çekti. Pekcan, “Akdeniz Diyetinin dört sürdürülebilir yararı vurgulanmaktadır. Bunlar; sağlık ve beslenme yararları, düşük çevresel etkisi ve biyoçeşitlilik zenginliği, yüksek sosyokültürel besin değerleri ile kültürel miras oluşu ve olumlu yerel ekonomik geri dönüşümüdür.”

Pekcan, Akdeniz diyet örüntüsünün bitkisel kaynaklı besinler meyve, sebze, sert kabuklu yemişler ve tahıllar ile zeytinyağının fazla; balık ve tavuk etinin orta, süt ve ürünleri özellikle yoğurt ve peynir olarak, kırmızı et, işlenmiş et ve tatlıların yerine sıklıkla taze meyvenin tüketildiği az miktarda tüketildiği bir beslenme şekli olduğunu söyledi. Besin kayıplarının besinin üretiminden tüketimine kadar olan aşamalarda önlenmesinin ekonomik kaynakların yanı sıra su kaybının önlenmesi için de büyük önemi bulunduğunu söyleyen Pekcan, Türkiye’de yapılan bir çalışmada besinlerin satın alınıp tüketilmesine kadar geçen sürede günlük besin kaybı ev halkı ve birey için sırasıyla 816.4 g ve 318.8 g olarak bulunduğunu, bu kaybın bireyin günlük enerji alımının %9,8’ini oluşturmakta olduğunu aktardı.

“Bilinçli bireyler olarak konulara yaklaşımın çocukluktan itibaren kazandırılması gerekmektedir”

Prof. Dr. Gülden Pekcan, tüm bireylerde farkındalığın arttırılması, bilinçli bireyler olarak konulara yaklaşımın çocukluktan itibaren kazandırılması gerektiğini vurguladı. Pekcan, “Kaynakların sınırsız olmadığı, tükenebilir olduğu, doğaya saygılı davranmanın gerekliliği, yerel besinlerle beslenmenin önemi anlaşılırlık kazanmalıdır” dedi.  Yetişkin bireylerin bitkisel kaynaklı besinlerle beslenmesinin hem sağlık hem de çevreye olan etkileri nedeniyle benimsenmesinin önemi kavranmalıdır diyen Pekcan, “Okullarda; anaokullarından üniversite eğitimine kadar eğitim ve öğretim programlarında sürdürülebilir beslenme, sürdürülebilir sağlık ve sürdürülebilir çevre kavramları yer almalıdır” dedi.

Fazla besin tüketilmesinin sağlık sorunlarına ve ölümlere neden olduğunu vurgulayan Pekcan, ayrıca günümüz dünyasında gıda kaynaklarının sınırlı olduğunu ve aşırıya kaçmanın bir savurganlık olduğunu, israf olduğunun da unutulmaması gerektiğinin altını çizdi.

Diyetisyen Nihal Tunçer: Sürdürülebilir beslenme hem kendi sağlığımız hem de gezegenimizin sağlığı için gerekli

Yayla Agro Sağlıklı Beslenme Departmanı Diyetisyeni Nihal Tunçer, sürdürülebilir beslenmenin önemi hakkında konuştu. Tunçer,Dünya nüfusunun 2050’de 10 milyara yakın olması bekleniliyor. 10 milyar insanın bugünün gıdaya ulaşılabilirliği için, denizlerimizde hâlâ balık tutabilmek için, gıda güvenliği için, besin değeri yüksek gıdalara erişebilmek için, gelecek nesillerinde temel beslenme ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir doğaya sahip olabilmesi için ve tüm bunların yanı sıra kendi sağlığımız içinde sürdürülebilir beslenme son derece önemli. Yani basitçe sürdürülebilir beslenme hem kendi sağlığımız hem de gezegenimizin sağlığı için gerekli” dedi.

“Birçok gıda son kullanma tarihine erişmeden, sofralarımıza gelmeden çöpe gidiyor”

“Minimalist bir yaşam tarzı sürdürülebilirliğin temelidir” diyen Tunçer, biraz daha sade yaşamak, sade beslenmek, ihtiyacından fazlasını tüketmemenin hem sürdürülebilirliğin temeli hem de adımları olduğunu söyledi. Daha fazlasını tüketmek yerine, ihtiyaçlarımızı karşılamaya yönelik bir hayat felsefesine ne kadar yaklaşabilirsek o derece sürdürülebilir bir yaşam elde etmiş olacağımızı vurguladı. Günümüzde bunu başarmanın da çok kolay olmadığını belirten Tunçer, “Sürekli tüketmeye yönlendiriliyoruz, Sürekli tüketme ve doyumsuzluk besin alımımıza da yansıyor. Markete gidiyoruz, ihtiyaçlarımız beş kalem belki, marketten çıkarken bir bakıyoruz 8-10 kalem ürün almışız. Peki neden? Çünkü indirim varmış, promosyon varmış, şu kadarlık ürün alana bu ürün şu fiyata düşmüş. Bu teklifleri kabul etmezsek sanki önemli bir fırsatı kaçıracakmışız gibi bir sunum var karşımızda. İnsanız nihayetinde ve çoğu zaman bu teklifleri değerlendiriyoruz. Eskiden Amerikan filmlerinde gördüğümüz kiler odaları artık bizim de toplumuzun bir parçası ve bu tüketim çılgınlığında çoğumuzun evinde kilerler üst üste besinlerle dolmaya başlıyor. Birçok gıda son kullanma tarihine erişmeden, sofralarımıza gelmeden çöpe gidiyor maalesef” dedi.

Sürdürülebilir ekolojik pratiklerini olabildiğince bu alan hakkında bilgisi olmayan veya yeni başlayanlara ulaştırmak gerektiğinin altını çizen Nihal Tunçer, “Tabağımızdaki fazladan bir köftenin, torunlarımızın tabağından çaldığımız köfte olduğu bilincine vararak yaşamalıyız. Küresel ısınmanın temeline döndüğümüzde sanayi devrimi ile başladığını görüyoruz, insan faaliyetlerinin artması, üretim ve tüketim faaliyetlerindeki artış küresel ısınmayı tetikledi. 2050 yılında dünya sıcaklığının günümüze göre +2 derece artacağını gösteriyor çalışmalar. +2 derece çok da anlam ifade etmeyebilir, ancak buzul çağı ile günümüzde sadece +6 derecelik bir farklılık olduğunu bilirsek, artı 2 derece ısınmanın ne derece yıkıcı bir etki yaratabileceğini hayal etmek mümkün diye düşünüyorum. Sürdürülebilir bir yaşam tarzı ve beslenme ile sera gazı salınımını azaltarak küresel ısınma hızını yavaşlatmaya katkı sağlayabiliriz” ifadelerine yer verdi.

“Dünyada 1,8 milyardan fazla insan açlıkla mücadele ederken, israf edilen gıda ile 850 milyon insan doyabilir”

Sürdürülebilir beslenme ile ihtiyacımız kadar tüketimin hem bizim sağlığımızı koruyacağını hem de israfı azaltacağını ifade eden Tunçer, “Önceki yıllarda israfın en çok gelişmiş ülkelerde olduğu sanılıyordu. Ancak 2021 yılında açıklanan Birleşmiş Milletler Gıda İsraf Endeksi Raporu’na göre, yılda 7,7 milyon ton gıda israfı ile ülkemiz dünyada üçüncü sırada maalesef. Her yıl ülkemizde kişi başına 93 kg. yiyecek israf ediliyor. Çevre Programı’nın (UNEP) israf özellikle ülkemizde ve tüm dünyada gıda israfı çok yüksek. UNDP 2020 raporuna göre Türkiye’de kişi başı yılda 93 kg. yiyecek israfı meydana geliyor. Dünyada 1,8 milyardan fazla insan açlıkla mücadele ederken, israf edilen gıda ile 850 milyon insan doyabilir oysaki. Bunun yanı sıra küresel sera gazı emisyonlarının yüzde 9-10’u, israf edilen gıdalardan kaynaklanıyor. Sadece gıda israfı ile bile hem gezegenimizin sağlığını hem de kendi sağlığımızı korumak mümkün” dedi.

“İklim krizi derinleştikçe, şu an kolayca erişebildiğimiz tüm besinlerle aramızda kilometreler oluşacak”

İklim krizinin sadece kuraklık veya çeşitli çetin hava olaylarına neden olmayacağını, aynı zamanda besin güvencesinde de problem oluşturacağını belirten Tunçer, “Besin güvencesinin, insanların sağlıklı olmak için gerekli olan güvenilir ve yeterli besine ulaşabilmesidir. İklim krizi derinleştikçe, şu an kolayca erişebildiğimiz tüm besinlerle aramızda kilometreler oluşacak belki. Bunu pandemi süresince görmüştük, ihraç edilen besinlerin gelişinde problem yaşandığında, fiyatlar artmış ve besinlere ulaşım ekonomik olarak zorlaşmıştı. Bunu yaşamadan önce düşünmeli ve bireysel anlamda sorumluluk almalıyız” şeklinde dile getirdi.

“Ülkemiz iklim krizinden en çok etkilenen ülkeler arasında yer alacak”

Şu an Birleşmiş Milletlerin Kalkınma Amaçlarının aslında iklim değişikliğine, hava kirliliğine ve sürdürülebilir tarım faaliyetlerine odaklanmış durumda olduğunu kaydeden Tunçer, ancak politika yapıcıların, karar alıcıların bu konuda daha hızlı ve daha kesin harekete geçmeyi sağlayacak aksiyonlar almaları gerektiğini söyledi. Tunçer, “Bugün iklim değişikliğini önlemeyi hedefleyen Paris anlaşması 197 ülke tarafından imzalandı. Ancak hâlâ içlerinde ülkemizin de bulunduğu 10 ülke tarafından onaylanmadı. Uluslararası anlaşmaların bağlayıcı olması için imza yeterli değil, onaylanması gerekiyor. Onaylama süreçleri için umarım yakın zamanda Türkiye’nin beklentileri karşılanır. Çünkü ülkemiz iklim krizinden en çok etkilenen ülkeler arasında yer alacak görünüyor. İklim krizi tek bir ulusun sorunu değil, insanlığın sorunu. Aynı şu an yaşadığımız pandemi gibi aslında, hepimiz birbirimize bağlı olduğumuzu gördük. Mücadelenin birlikte yapılması gerektiğini gördük. İklim değişikliği içinde tüm dünyanın birlikte mücadele etmesi gerekiyor. Toplumun küçük bir kısmı bu konuda bilinçli ancak büyük kısmının da farkındalığının artırılması için gerek kamu spotları gerek eğitimlerle bu alanda çalışmalara devam edilmeli. Ancak her şeyi politika yapıcılardan beklememek gerekir. Bireysel olarak yapabileceklerimiz var. Hepimiz sürdürülebilir bir gelecek için bugün neler yapıyoruz kendimize de bakmalıyız” şeklinde konuştu.

“Daha fazla tüketmek bizi tüketiyor, geleceğimizi tüketiyor, gezegenimizi tüketiyor”

Diyetisyen Nihal Tunçer, “Yaşayabilecek, nefes alabilecek başka bir dünyamız yok. Hepimiz birbirimize bağlığız ve iklim değişikliği için vereceğimiz mücadele sadece gelecek nesillere daha yaşanılabilir dünya bırakmakla kalmayacak, yapacağımız mücadelede değişen yaşam tarzımız ile daha sağlıklı ve daha mutlu insanlara dönüşeceğiz” dedi. Toplumların giderek daha da mutsuzlaştığını, bu mutsuzluğun altında birçok faktörün olduğunu, ancak bu faktörlerden birinin de “doyumsuzluk” ve “tatmin olamama” duyguları olduğunu vurguladı. “Daha fazla tüketmek bizi tüketiyor, geleceğimizi tüketiyor, gezegenimizi tüketiyor” diyen Tunçer, bu bilinçle daha sade yaşamaya ve ihtiyacımız kadar tüketmeye özen göstermemiz gerektiğinin altını çizdi.

Öğretim Görevlisi Prof. Dr. Erdoğan Güneş: Ortak olan taleplerimizi karşılamak ve geleceğe iyi miras bırakmak için sürdürülebilir tarım

Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi Tarım Ekonomisi Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erdoğan Güneş, sürdürülebilir tarımın çevre ve ekonomi ile uyumlu geleceğin tarımı olduğunu ifade etti.  Güneş, neden sürdürülebilir tarım sorusuna “Ortak olan taleplerimizi karşılamak ve geleceğe iyi miras bırakmak için sürdürülebilir tarım. Doğaya ve insana saygı ile bu sistemi sürdürebiliriz” şeklinde yanıtladı.

“Kaynak kullanımında etkinlik ve doğa dostu yaklaşımlar artırılmalıdır”

Artan talebe bağlı olarak ihtiyaçların giderilmesi bağlamında kaynakların azlığı yönüyle ekonomik, çevresel, sosyal ve toplumsal sürdürülebilirliğin korunması ve geliştirilmesi gerektiğini vurgulayan Güneş, çözümün eşitlik düşüncelerinin yaygınlaştırılmasından geçmekte olduğunu söyledi. Güneş, “Paylaşmak ve sorumluluk almak, gelişmelerin farkındalığı ile davranmak gereklidir” dedi.

Prof. Dr. Erdoğan Güneş sürdürülebilir olmayan tarımın; maliyet azalması, çevre koruma, verimlilik artışı yoluyla kârlılık düzeyindeki yükselmeler, gelecek dünyanın korunması ve açlıkla mücadele yanında israf ve kayıpların azalması şeklinde iklimimizi etkileyeceğini ifade etti. Güneş, “Bugünkü iklim değişiminin temel gerekçesi, mevcut tarım sistemlerinin yaygınlığıdır. Kaynak kullanımında etkinlik ve doğa dostu yaklaşımlar artırılmalıdır” dedi.

Enerji Uzmanı Sohbet Karbuz: Enerji verimliliği ve enerji tasarrufu beraber ele alınmalıdır

Paris’teki Akdeniz Ülkeleri Enerji Şirketleri Birliği’nde (OME) Petrol ve Gaz Direktörü ve Bilkent Üniversitesi Enerji Politikaları Araştırma Merkezi’nde Araştırmacı olan Doç. Dr. Sohbet Karbuz, sürdürülebilir enerji ile ilgili “Gelecek nesillerin kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneğinden ödün vermeden, şimdiki nesillerin ihtiyaçlarını karşılayan enerjidir. Bu açıdan bakıldığında aslında karbondan arındırılmış enerjiden yani yenilenebilir enerji kaynaklarından bahsetmiş oluyoruz. Rüzgâr, güneş, jeotermal, su gibi” ifadelerine yer verdi.

Enerji Uzmanı Sohbet Karbuz, “Sürdürülebilir enerjinin amacı karbon ayak izini ortadan kaldırmaya veya en aza indirmek yanında enerjiyi de en etkin şekilde kullanmak ve mümkün olduğunca tasarrufa yönelmektir” dedi. Karbuz, tek başına yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanmanın yeterli olmadığını, enerji verimliliği ve enerji tasarrufunun da beraber ele alınması gerektiğini vurguladı. Karbuz, “Burada özellikle enerji tasarrufu ön plana çıkıyor. Yani gereksiz yere enerji kullanmamak. Kimsenin bulunmadığı yerde elektriği kapamak gibi. Bunun için enerjiyi kullanma biçimimizi değiştirmemiz veya modifiye etmemiz gerekiyor. Yani davranış biçimimizi değiştirmeliyiz. Bu da alışkanlıkların değiştirilmesi ve bilinçlenme, bilinçlendirme ile olur” şeklinde konuştu.

“Her ülke kullanıcılarına yüzde yüz yenilenebilir enerji sağlayamaz”

Karbuz, “Her ülke kullanıcılarına yüzde yüz yenilenebilir enerji sağlayamaz. Dünyada böyle bir ülke yok. Enerji sistemimiz hâlen hidrokarbonlara dayalı. Her ne kadar elektrifikasyona doğru gitsek de rüzgâr ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynaklarının 24 saat emre amade olmadığını biliyoruz. Her yerde 24 saat rüzgâr yok ve güneşten 24 saat faydalanamıyoruz. Ekstrem hava koşulları da yani aşırı sıcak, soğuk veya rüzgâr da bu kaynaklardan faydalanmamıza bir engel teşkil eder. Dolayısıyla mevcut elektrik üretim sisteminin baz yük dediğimiz 24 saat çalışabilen santraller ile desteklenmesi gerekir. Bu, hidrokarbonlarla çalışan santraller veya nükleer santraller ile sağlanır. Elektrik depolama teknolojisi geliştikçe belki gelecekte buna çözüm bulunur. Diğer yandan sürdürülebilir enerjinin önemli bir bileşeni de makul fiyatlar ve emre amadeliktir. Yani fiyatı mevcut sistemden fazla pahalı olmamalı ve her daim emre amade olmalı. Arzında bir sıkıntı yaşanmamalı. Bu yüzden yenilenebilir enerji kaynaklarını kullanırken bu riskleri ve maliyetleri de göz önünde bulundurmak gerekir” dedi.

“Tamamen fosil yakıtlardan arındırılmış bir dünya hayaline kapılmamak gerekir”

Diğer yandan tamamen fosil yakıtlardan arındırılmış bir dünya hayaline de kapılmamak gerektiğini vurgulayan Karbuz, “Hidrokarbonsuz bir dünya olamaz. Aspirin de bile petrol kullanıyoruz. Plastik vs. nereye bakarsanız bakın etrafınızda da hidrokarbonların ayak izini görürüz. Yani petrokimya sektörünü hidrokarbondan arındırmak mümkün değildir. Ancak elektrik üretimi ve ısıtmada ve hatta ulaştırma sektörlerini hidrokarbondan arındırmak uzun vadede mümkündür. Sanayinin bir kısmı da buna dâhil. Yani hidrokarbonların yerini tutamayacak sektörler haricinde tüm sektörlerde karbondan arındırmaya yönelebiliriz. Tüm bunlar ekonomide sektörel değişim ve çok büyük maliyetler gerektirecektir. Bunun finansmanının nasıl sağlanacağı çok büyük bir sorun. Zengin ülkelerde bu nispeten daha kolay. Ama dünya nüfusunun yarıdan fazlası zengin olmayan ülkelerde yaşıyor. Kısacası sürdürülebilir enerji sistemi derken ülke özellikleri göz önünde bulundurulmalıdır” şeklinde konuştu.

İş insanı Arzu Tekir: Sürdürülebilir ulaşımla özellikle yoğun bir nüfusa sahip kentlerde yerel ekonomi canlanırken, çalışan ve iş verimliliği artıyor, bireyleri daha çok hareket etmeye teşvik ediyorsunuz

ABD’de bulunan WRI (World Resources Institute)’da Embarq Türkiye Direktörü olarak görev almış ve Sürdürülebilir Ulaşım Derneği’nin kuruluş sürecini yönetmiş olan, İş insanı Arzu Tekir sürdürülebilir ulaşım ile ilgili konuştu. Tekir, “Sürdürülebilir ulaşımı; çevreye zarar vermeyen, herkesin kolaylıkla ulaşım seçeneklerine ulaşabileceği, ekonomik ulaşım olarak tarif edebilirim. Sürdürülebilir ulaşımla özellikle yoğun bir nüfusa sahip kentlerde yerel ekonomi canlanırken, çalışan ve iş verimliliği artıyor, bireyleri daha çok hareket etmeye teşvik ediyorsunuz. Çok uzun yıllar maliyetli altyapı yatırımlarına ihtiyaç yok: Bisikletli ulaşım, paylaşımlı araç, scooter, bisiklet, e-bisiklet çözümleri, yürüme, toplu taşımanın bahsettiğim hareketlilik çözümleriyle entegrasyonu, park-et devam-et uygulamaları sürdürülebilir ulaşımı en kolay tarifleyen ulaşım yöntemleri.”

“Sürdürülebilir ulaşım ile şehirlerin canlı, dinamik, ekonomisinin güçlü olmasına imkân sağlayabiliriz”

Neden sürdürülebilir ulaşım? Bu yaşam biçimini hayatımıza dâhil etmek için neler yapmalıyız?  sorularını yanıtlayan Tekir, sürdürülebilir ulaşım ile şehirlerin canlı, dinamik, ekonomisinin güçlü olmasına imkân sağlanabileceğini söyledi.  Tekir, “Şehirde yaşayan bireylerin, engelli, çocuk, yaşlı, hamile, kadın…vb. fark etmeksizin, güvenle şehrin sunduğu eğitim, eğlence, sağlık hizmetleri, sosyalleşme, sanat-kültür hizmetlerine ve imkânlarına erişimini sağlayabiliyoruz. Sosyal varlıklar olarak yeni tanışmalar, tanıdıklarla karşılaşmalar, eve dönerken işe giderken eve, işe ilişkin ihtiyaçların karşılanması mümkün olur” dedi ve sözlerine şöyle devam etti: 

“Oxford Üniversitesi’nde katıldığım bir programda, okula bisikletle giden çocukların fiziksel ve zihinsel gelişimlerinin hızlandığı, kendilerine güvenli, becerilerini geliştirebilen bireyler haline geldikleri üzerine sunumlar izlemiş, daha çok çocuğun okula bisikletle gitmelerini nasıl teşvik edebileceğimiz üzerine öneriler sunulmuştu.  Bizde ise evlere kapalı, evden çıkıp, yine kapalı minibüslerde veya kapalı alanlarda sınırlı etkileşimle geleceğe hazırlanıyor çocuklar.”

“Sürdürülebilir ulaşımı herkes için mümkün kılmalıyız”

Yaşlıların kendi başlarına bir yerden bir yere gidebilmeleri, erişilebilirliğin şehirlerimizde çok önemsenmediğini ve pek çok yaşlı bireyin evlere kapalı fiziksel aktivite ve sosyalleşmeden uzak bir yaşam sürdürmek zorunda kaldıklarını belirten Tekir, “Oysa her bireyin her yaşta, kendi işini görmekten öte sosyalleşmeye, kültüre ve sanata, nefes alacağı yeşil alanlara ihtiyacı var. Bunu da sürdürülebilir ulaşımı herkes için mümkün kılmakla sağlayabiliriz. Eşya taşıyan da bir engelli olarak düşünebiliriz. Havaalanına indiniz, trafikte sıkışıp saatleri kaybederek, yüzlerce lira taksi parası vermek yerine, kolayca metro ve trenle gideceğiniz yere ulaşabilir olmakta sürdürülebilir ulaşımın, erişilebilirlik unsuruna güzel bir örnek” dedi.

“Bizi hasta eden, çevreyi kirleten, iklim krizine sebep olan emisyonlar %33 ulaşım kaynaklı”

Sürdürülebilirliğin, ulaşımdaki önemine değinen Tekir, bizi hasta eden, çevreyi kirleten, iklim krizine sebep olan emisyonların %33 ulaşım kaynaklı olduğuna dikkat çekti. Tekir, toplumumuzun %75’inin fiziksel olarak hareketsiz olduğunu ve spor alışkanlığımızın olmadığının altını çizdi. Tekir, “Ulaşım modları arasında dâhi biraz yürümek, gideceğiniz yere yürüyebilmek, ilk ve son birkaç km’lik mesafede toplu taşımadan inip yürümek veya bisiklete binmek bu hareketsizliğin giderilmesine katkıda bulunuyor. Bununla birlikte trafik sıkışıklığının İstanbul’a maliyeti dört yıl evvel 6 milyar TL olarak belirlenmişti. İstanbul’daki trafik sıkışıklığının %30’u park etmeye çalışan araçlardan kaynaklanıyor” şeklinde açıkladı.

Sürdürülebilir ulaşım tercihlerinin yerel ekonomiden, şehirde yaşayan bireylerin sağlığına, çevreye, içimize çektiğimiz havaya her şeyi daha iyi hâle getirdiğini ifade eden Tekir, alternatif olarak bireysel araç kullanımının yoğunluğunun ise şehri yavaşlattığını söyledi.  Bu araçların kolaylıkla hareket etmesini sağlayan yolların, battı çıktıların, kavşakların vb. ülke ekonomisine de yerel ekonomiye de ciddi yük getirdiğini belirtti.

“Mevsimlerdeki tuhaflıklar gıdaya ve suya erişimimizi kısıtlayacak”

Sürdürülebilir olmayan ulaşım sisteminin bugünümüzü, geleceğimizi, iklimimizi nasıl etkilediğine de değinen Arzu Tekir, “Her şeyden öte ekonomiyi etkiliyor; size biraz önce trafik sıkışıklığının maliyetini anlattım.  Sağlığı etkiliyor; araç yoğun kentler, bireylerin sağlığını hareketsizliğe alışmaları sebebiyle etkilerken trafiğin yoğun olduğu yerlerde hava kirliliğine bağlı olarak bebeklerin prematüre doğduğu, solunum yolları hastalıklarının arttığına ilişkin araştırma sonuçları var. Sosyal yaşamı etkiliyor; bisikletle, yürüyerek veya toplu taşımayı kullanarak yolculuk yaptığınızda, şehrin canlılığına tanık olup dâhil olmanız, esnaftan alışveriş yapmanız, uzun zamandır karşılaşmadığınız bir arkadaşınızla karşılaşmanız mümkün oluyor. İklim krizini etkiliyor; mevsimlerdeki tuhaflıklar gıdaya ve suya erişimimizi kısıtlayacak çok yakın zamanda. Kuraklık, susuzluk derken seller, tufanlar, yağmursa şehirlerin betona gömülmesinden kaynaklı taşkınların verdiği zararlar hepimizi etkiliyor” ifadelerine yer verdi.

Her bireyin sorumluluk ve bilinçle hareket etmesi gerektiğini vurgulayan Tekir, “Bana bugün bir şey olmuyor, yangın Avustralya’da, San Francisco’da nasılsa yaklaşımını bırakmak gerek” dedi ve iklim krizinin kendi ülkemizi de şehirlerimizi de etkilemeye başladığının altını çizdi.

Nil Ormanlı: Gerçek ihtiyaçlarımızın farkında olup tüketimi azaltmalıyız

‘Başka Bir Gezegen Yok’ isimli kitabın yazarı ve atıksız yaşam ile ilgili eğitimler veren Nil Ormanlı, sürdürülebilir atık yönetimi hakkında konuştu. Nil Ormanlı sürdürülebilir atık yönetimi için, “Atıkların azaltılmasına öncelik veren, sadece geri dönüşümü değil, 5R kuralının (reddet, azalt, yeniden kullan, geri dönüştür, kompost yap) bütününe odaklanan bir yönetim olmalıdır” dedi. Ormanlı, bireysel olarak atık yönetimine evde başlanılması gerektiğini, bunun da atıkları ve çöpleri tanımaktan geçtiğini belirtti. Ormanlı, “Evdeki çöp kutumuzun bir hafta boyunca gün gün kalem kalem incelemeli, daha sonra bunları geri dönüştürülebilir, geri dönüştürülemez ve organik atıklar olarak üç başlık altında toplamalı ve atık yönetimimizi ona göre planlamalıyız. Fakat en temel nokta, gerçek ihtiyaçlarımızın farkında olup tüketimi azaltmak olmalı” ifadelerine yer verdi.

Atık yönetiminin sadece atıkları ilgilendirmediğini söyleyen Ormanlı hem insanları hem de doğanın sağlığını gözetmemiz gerektiğine vurgu yaptı. Sürdürülebilir ve doğru atık yönetimi sayesinde yerel ekonominin desteklenebileceğini, fazla kaynak kullanımının önüne geçilebileceğini de belirtti.

“Her alanda emisyonları azaltmalı”

Sürdürülebilir olmayan atık yönetiminin bugünümüzü, geleceğimizi, iklimimizi nasıl etkileyeceğini dair açıklamada bulunan Nil Ormanlı, “Türkiye’nin 2019 karbon emisyonu verilerine baktığımızda en büyük dilimin %72 oranla enerji sektörü, en küçük dilimi ise %3,4 oranla atık sektöründe olduğunu görüyoruz. Ama bu %3,4 oran bile 17,2 milyon ton CO2 eşd. demek. Metan gazı açısından baktığımızda ise (ki karbondioksitten çok daha tehlikeli bir gaz) %18,1’inin; nitröz oksit emisyonları açısından baktığımızda %15,7’sinin atık sektöründen kaynaklandığını görüyoruz. Ayrıca bu iki gaz da bir önceki senelere göre artmış durumda. Bu gazların iklim değişikliğine etkisi de yadsınamaz” dedi ve sözlerine şöyle devam etti.

“Oysaki kompost yaparak organik atıklardan çıkan metan gazını azaltabiliriz. İklim krizi artık kapımızda, az ya da çok demeden her alanda emisyonları azaltmalı, çılgın tüketim çağının dayattıklarından uzak durmalıyız. Önce herkese çöp ve atıkların yolcuğunu öğretmeli, işin ‘kullandım attım’ ile bitmediği, asıl önemli olanın biz çöpe attıktan sonra başladığını anlatmalıyız” dedi. Ormanlı, evlerde atık yönetiminin zorunlu hale getirilmesi ve farkındalık oluşturmak için de birlikte adımlar atılması gerektiğine dikkat çekti.

“Atıklar denizlerimizde, ormanlarımızda birikmesin”

2019 yılında Türkiye’de toplanan atık miktarının 34 milyon ton olduğunu ve düzenli bir toplama sistemimizin mevcut olmadığını ifade eden Ormanlı, “Oysaki Sıfır Atık Yönetmeliği’nin geçmesiyle birlikte artık her ilçe belediyesi atıkların toplanmasından ve bertaraf edilmesinden sorumlu tutuldu ama her şehirde aynı düzende işlemiyor. Öncelikle bu sistem oturtulmalı ki atıklar denizlerimizde, ormanlarımızda birikmesin” dedi.